23 Nis 2012
Zafer Kurdakul
İyi bir fikrin, pek çok şeyi olumlu olarak değiştirebileceği günlerde yaşıyoruz. Tabii, değerini bilen için. Güzel veya değil, başkasının fikrini duymak bile istemeyen anlayış da bizden çok uzakta değil. Bu ikilem ortamında gelin biz, iyi fikirlerin peşine düşelim.
Ülkelerin, toplumların, kurumların gelişme ve ilerleme ölçütlerinin başında artık inovasyon – yenilikçilik becerileri geliyor. Özellikle Uruguay Nihai Senedinin imzalanması ile birlikte, ülkeler endüstrinin rekabet gücünü arttırmaya yönelik teşvik politikalarını sonlandırmış, bunun yerine sadece arge ve inovasyon çalışmalarının desteklenmesi kararını almışlardır. Ülkelerin ve endüstrinin rekabet gücünün göstergesi, o ülkenin arge ve inovasyon yapabilme potansiyeli ve gücü olmuştur.
Anlaşma yapmak, göreceli olarak kolay. Bunu gerçek anlamda yürürlüğe sokmak, yaygınlaştırmak, iş hayatının ve toplumun her kademesini bu kültür seviyesine getirmek ise hem zor, hem de zaman alıcı.
İnovasyon motorunun hayat kaynağı iyi fikirler. Sürekli ve bol akması gerek. Rekabet ve değişime ayak uydurabilmek için bu çok önemli. İyi fikirler akarsa, inovasyon da kendiliğinden olur gibi kolay ve pembe bir tablo çok yanıltıcı olur. Schumpeter’in kısa ve keskin tanımı mücadeleyi işaret ediyor ve inovasyonu, “yapıcı ve yaratıcı bir yıkım” olarak anlatıyor.
İnovasyon, mevcut kuralların, kalıpların kırılması veya bükülmesi, yeni yaklaşımların denenmesi veya en azından eski fikirlerin farklı ifade edilmesi sonucu elde edilir. Bu ise klasik olarak yapılanmış ve yönetilen kurumlarda hiç de kolay değil. Verimlilik, süreklilik, disiplin gibi kavramlar ile değişim ve inovasyon arasında daima itişme ve gerginlik yaşanır. Aynı bireyden, aynı gruptan aynı ortam ve zamanlarda hem hedeflerini tutturmalarını ve hem de yaratıcı, yenilikçi olmalarını istemek, beklemek çok gerçekçi değildir. Kaldı ki pek çok kurum yönetiminin böyle bir beklentisi de yoktur.
Bir kurumda inovasyonun yapılabilir olması için yönetim anlayışının değişime açık ve işbirliğine inanır olması lazım. Klasik yönetim anlayışı olan “komuta ve kontrol” artık yerini “iletişim ve işbirliği” ne bırakıyor, yani yönetişime. Günümüzde açıklık ve işbirliği, kurum içindeki çalışanlara olduğu gibi, kurum dışındaki tüm paydaşlara da geçerli olmalıdır. Örneğin müşteriler, kullanıcılar kendilerine verilen mal ve hizmetlerin pasif tüketicileri olmakla yetinmeyip, aldıkları hizmetlerin yaratım sürecine dahil olmayı beklemektedir.
Bu yaklaşım bizi günümüzün çok beğenilen ve paylaşılan kavramı “açık inovasyon – open innovation” a getiriyor. Tabii beğenildiği ve paylaşıldığı kadar benimsendiği ve uygulandığını söylemek mümkün değil.
Açık inovasyon, basit haliyle kurumların bu süreç için kurum içi ve kurum dışı fikirleri kullanması anlamında. Böylece fikirlerin sürekli ve bol akmasını sağlamak mümkün. Açık inovasyonun Türkçe’sinde o kadar dallanma olmadı ama İngilizce’de eşanlamlı terimlere veya türevlere rastlamak mümkün: collaborative innovation, user innovation, cumulative innovation, mass innovation ve diğerleri.
Bu işlere giren pek çok kurum, en azından ilk aşamada, dış kaynakları sadece fikir toplama ve fikir geliştirme aşamasında kullanıyor. Özellikle ‘kullanıcının yönlendirdiği inovasyon’ oldukça aktif. Başarılı dünya örnekleri arasında Lego’yu saymak mümkün. Özellikle ‘Yetişkin Lego Sevenler Grupları’ yeniliklerde önemli etkilere sahip. Bu da belki, çocukları ile birlikte oynayan, çocukluklarına doymamış yetişkinleri son derece tatmin ediyor. Sonuçta, tüm taraflar kazanıyor.
Kullanıcıların yönlendirdiği inovasyonda üreten, hizmet veren firmaların, kurumların beklentisi, fikir ve uyarılar. Neyi yapmak veya neyi yapmamak. Kullanıcıların bu yöndeki girdileri kıymetli ve yeterli. Gerisi firmanın, kurumun işi. İşte kullanıcının yönlendirdiği inovasyonu, “açık inovasyon” dan ayıran çizgi de bu.
Açık inovasyon, kurum dışı ortakları, paydaşları inovasyon sürecinin tüm aşamalarına dahil etmektir. Paydaşlar deyince: son kullanıcı, yararlanıcı, mal ve hizmet sağlayanlar, iş ortakları gibi ortaya geniş bir yelpaze çıkıyor. Bu zenginliğe, kurum içinde görevi inovasyon olmayan tüm kurum çalışanlarını da dahil etmek lazım. İlk fikir geliştirmeden, kullanılacak malzeme ve teknoloji seçimine ve pazarın kabulü için gerekli koşulların tartışılmasına kadar, dış katkılar ve iç güçler el ele. İşte açık inovasyonun teorik reçetesi.
Açık inovasyonu uyguladığını söyleyen pek çok büyük kuruluş var. Bunların bir kısmı olayı bir pazarlama taktiğinden öteye götüremiyor. Sitelerine giriyorsunuz, oradan buraya dolaşıyorsunuz, bir delik bulmak ve açık inovasyon dünyasına dahil olmak için, ama nafile. Bu işi ciddiye alanların durumu farklı. Örneğin Procter & Gamble’ı deneyin. Amerikan sitesinin ön sayfası size yol gösteriyor. ‘Innovations’ seçeneği sizi ‘Connect+Develop’ açık inovasyon bölgesine taşıyor. Hatta bu yöntemle geliştirilmiş ürünlere de erişebiliyorsunuz.
Merak edip aynı firmanın bir de Türkiye sitesine girebilirsiniz. Söylemeye gerek yok, orada sessizlik hakim. Bırakın ‘açığını’, orada P&G’nin çok övündüğü inovasyondan haber bile yok.
2011’de Amerika’da yapılan bir araştırmadan bazı sonuçlar:
- P&G’de yeni ürünlerin %25’i açık inovasyondan gelmiş ve bu durum yeni ürün başarı oranını %15’den %50’ye çıkartmış ve inovasyon gerçekleştirme süreçlerinde önemli kısalma sağlamış.
- ‘MyStarbucksIdea.com’ sitesi kanalıyla Starbucks, müşterilerinden 100,000 yenilikçi fikir önerisi elde etmiş.
- Aynı şekilde Dell, ‘Idea Storm Platform’ undan 13,000 fikir elde etmiş ve bunların 389’unu başarı ile uygulamış.
Türkiye’de inovasyonun lideri olmasını beklediğiniz sektörler ne olabilir. Bence en iyi adaylardan birisi iletişim teknolojileri. Ben de gidip dört operatörün ve onların teknoloji merkezlerinin sitelerini inceledim. Operatör ana sitesinde inovasyondan sadece Türk Telekom bahsediyor. Diğerleri bu konuyu teknik kuruluşlarına devretmiş. Oralarda da “açık” inovasyonun izine rastlamak mümkün değil.
Geçenlerde basında Borusan CEO’sunun demeci vardı: “Borusan’ın Facebook’u ‘The Borusans’, hem grup içinde inovasyon ve yeni ürün hizmet anlayışını sağlamlaştırmak, hem de 6,000 kişiyi bağlamak içindir”. Hayırlı olsun. Örnekler çoğalsın. Gerçek amaca hizmet etsin. Çalışanlardan sonra müşteri de bu ağa dahil olsun. Tepe yönetici tarafından bizzat aktarılması, ne kadar önemsendiğini gösteriyor. Belki detay ama, isim neden İngilizce anlamadım!
Bizde müşterinin görüşü alınmaz mı? Tabii alınır. Nasıl? Anket yaparak. Ne için? Dünkü ürün ve hizmetten ya da kurumun kendinden memnun mu, değil mi, bunun için. Kullanıcı yarının hesabında genellikle yoktur. Oysa teknolojinin, yeni ürünün yarın nasıl kullanılacağını belirleyen kullanıcıdır.
Kullanıcı artık oyuncudur. Halk artık oyuncudur. Bu gerçeği tüm tarafların öğrenmesi, kabullenmesi ve birlikte çalışma kültürünü oluşturması zamanıdır. Açık inovasyon da bu birlikte yürüyüşün en önünde yerini almalı. Türkiye’nin ve dünyanın gelişmesine giden yol bu.
30 Oca 2012
Zafer Kurdakul
Her yeni yıl geçişinde insanlar iki konuya odaklanır; geçen yıl hangi önemli olaylar oldu ve gelen yılda hangi önemli olaylar bekleniyor. Basının körüklediği bu merak, daha çok gelecek ile ilgilidir. Geleceği herkes merak eder. Sadece gelecek yılı değil, gelecek beş yılı, on yılı, yüz yılı.
Tarih boyu padişahların, kralların kahinlere gösterdiği ilgi, toplumun falcılara, büyücülere verdiği önem, gelecek merakının göstergeleridir. Günümüzde ise geleceği doğru tahmin ettiğine inanılan uzmanlar, astrologlar, gurular baş tacı.
İlginç olan ise, yapılan tahminlerle alınan sonuçların karşılaştırmasının genelde yapılmadığı. Yapılsa, işin rengi belli olacak. Kahin denildiğinde akla gelen ilk isimlerden olan Nostradamus’un çıkmayan kehanetleri için yazılmış kitaplar var.
DEVAMI
04 Oca 2012
Zafer Kurdakul
Metni, yazarın sesinden dinlemek isterseniz:
Audio clip: Adobe Flash Player (version 9 or above) is required to play this audio clip. Download the latest version here. You also need to have JavaScript enabled in your browser.
John Pollack’ın hikayesi, yağmurlu bir Ocak akşamı işyerinde otururken çalan telefon ile başlar. En yakın arkadaşı Harry’nin karısı telaş içindedir. Evlerini bir grup insan basmış ve kocasını bir ambülansa koyup kaçırmışlardır. Bereket aracın plakasını alabilmiştir. John iz sürerek bir özel hastanenin ameliyathanesinde Harry’nin beyninin çıkartıldığını ve bir cam kaba konulduğunu görür ama onu da yakalarlar.
John, beynin konduğu kabın içindeki sıvının, beynin yaşamasını sağladığını öğrenir. Dahası, beyine bağlanmış pek çok kablo vardır ve bunların tümü çok güçlü bir bilgisayara gitmektedir. Bilgisayar, beynin çıktı sinyallerini almakta ve beynin algılayıcı girdilerine gerekli sinyalleri göndermektedir. Böylece bilgisayar, Harry’nin ya da sadece beyninin yaşadığı bir akıl hayatı ortamı sunmaktadır. Örneğin bilgisayar, Harry’nin yürümekte olduğuna dair görüntüleri beyine gönderdiğinde, beyin yürümekte olduğuna inanıyor. Beyin yürümekten vazgeçip oturmaya karar verdiğinde, bilgisayar oturma durumundaki görüntüleri beyne göndererek emrin yerine geldiğini gösteriyor. Bilgisayar o denli güçlü ve hızlı ki, bu sinyalleri aksaksız işlediği gibi, belleğine yüklenmiş Harry’nin geçmiş hayat görüntü ve bilgileri ile eşleştiriyor ve birlikte kullanıyor. Beyin, bu müthiş uygulamanın sonuçlarından en ufak bir şüphe bile duymuyor.
DEVAMI
14 Ara 2011
Zafer Kurdakul
Son yılların televizyon reklamlarında, içinde robot geçen hikayeler ne kadar çok kullanılır oldu, değil mi? Çelik, bunların en bilineni: sempatik, çocuksu ama akıllı. Diğer reklam robotları da benzer özelliklere sahip: her şeyi bilen ve yapan, sessiz, alçak gönüllü ve insan dostu. Sokağa çıkıp sorsak, ortalama vatandaşın robotlara belki de insandan fazla güvendiği, inandığı ve akıllı bulduğu sonucuna varabiliriz. Pazarlamanın gücü işte …
Yapay zeka ve onu kullanan robotlarla önce bilim kurgu film ve romanlarında tanıştık. Hayal kahramanları olarak gönlümüzde yerlerini buldular. Son yıllarda artan bir şekilde günlük yaşamımızın içinde yer alıyorlar. Arabamızda, cep telefonumuzda, endüstride, internette, …
Artan bir şekilde! İşte konumuz da bu. Nasıl, nereye kadar ve sonrası?
DEVAMI
28 Kas 2011
Zafer Kurdakul
Çok yaşamak çoğu kültürlerde olduğu gibi, bizim kültürümüzde de en önemli ve arzulanan şeylerden biri. Hapşurana, el öpene, güzel bir şey söyleyene ‘çok yaşa’ demek adetten. Tarih boyu batılıların ‘long live the king’ söylemleri karşılığı, atalarımız avazları çıktığı kadar ‘Padişahım sen çok yaşa’ diye bağırmışlar. Peki bu mudur insanoğlunun en önemli hedefi: çok uzun yaşamak?
Biraz daha etraflı düşünenler ‘çok’un yanına sağlıklıyı da eklemiş. Öyle ya, sağlıklı olmadıktan sonra çok yaşamanın anlamı yarım. Kantitenin yanı sıra kalite de gerekiyor. Benim gibi daha da etraflı düşünenler, sevdikleri ve dostları için ‘sağlıklı, mutlu, varlıklı ve uzun’ bir ömür diliyor. Bundan iyisi, Şam’da kayısı.
DEVAMI
14 Kas 2011
Zafer Kurdakul
Buluşa giden yolda son noktayı koyan ve adını yazdıran genelde tek kişi olabilir. Ancak bu sürecin tüm aşamalarını buluşçunun tek başına, dış bilgi, paylaşım ve etki olmaksızın kendi gayretiyle geçtiğini düşünmek doğru olmaz. Bir fikirle başlayıp, bir ürünle/çözümle sonuçlanan sürece pek çok insan katılmış, ilerleyen aşamalarda sayılar azalmış ve son aşamaya sadece buluşçu ulaşmıştır.
Buluşçu, girişimci ve yazar Danny Hillis, 2000’lerin başında Applied Minds adını verdiği bir ‘Fikir Fabrikası’ kurdu. Bunu yapan başkaları da var. Amaç, çok sayıda düşünen akla, çok sayıda fikir ürettirmek ve bunların içinden bir kaçını patent alabilecek buluşlar olarak sonlandırmak. Kaç fikirden kaç buluşa varılır konusunda Hillis’in pratikten gelen öngörüsü şöyle: “Süreç bir huniye benzer. İlgilendikleri konuda bir çözüm olduğunu düşünen binlerce, onbinlerce kişi olabilir. Ancak bunların sadece onda biri bunun nasıl olabileceğini hayal edebilir. Bunların ise sadece onda biri pratik çözümün detaylarını ve özelliklerini tanımlayabilir. İşte bunların arasından sadece yüzde onu çalışan bir tasarım yapabilir ve sonuçta genellikle sadece bir kişi o çözümü bir buluş olarak toplumun önüne koyabilir.”
DEVAMI
23 Eki 2011
Zafer Kurdakul
Pek çoğumuz yüksek sesle ve inanarak:”önemli olan içeriktir” deriz. Oysa bundan elli yılı aşkın bir süre önce biri çıkmış ve “mesaj medyanın kendisidir – the medium is the message” demiş ve iletişimin en önemli dönüşümüne imza atmış. Bugün 2011 yılında, doğumunun yüzüncü yıl dönümünde, Marshall McLuhan denildiğinde akan sular duruyor ve bilenleri bizi bugüne taşıyan odur diyorlar.
McLuhan’ın sözleri içeriğin önemini ve önceliğini yok etmedi şüphesiz ancak iletişim, medya ve pazarlama dünyamızdaki taşların doğru yere oturmasının yolunu açtı.
Medya günümüzde bile çoğunluk tarafından çok dar kapsamda anlaşılıyor: yazılı basın ve televizyon. McLuhan’ın tanımladığı medya kapsamı ise çok geniş ve farklı.
DEVAMI
09 Eki 2011
Zafer Kurdakul
Alan Turing (1912 – 1954), matematik, mantık, kripto analiz ve bilgisayar bilimi konularında ünlenmiş bir İngiliz. Genç yaşında, siyanür katılmış elmasından aldığı ısırık ile dramatik bir şekilde intihar etmeseydi, ilgi alanlarının ve başarılarının çoğalması olasıydı. Kısa yaşamına çok şey sığdırdı. Ölümüne yakın üzerinde çalışmaya başladığı yeni konu, biyomatematik idi.
Apple şirketinin ısırılmış elma logosunun Turing’den esinlenerek yapıldığı inancı, şirketin ve tasarımcının yalanlamalarına karşın, yaygındır.
Turing için dikilen anıtların plaketlerinde yer alan kimi özelliklerinin arasında bir tanesi dikkat çekicidir: ‘Önyargı Kurbanı’. Turing homoseksüeldi ve o dönem İngiltere’sinde bu büyük bir suçtu. 1952 yılında mahkeme edilir. Ya hapse girecektir, ya da hormon tedavisini kabul edecektir. İkincisini seçer. Güvenlik belgesi iptal edilmiş, kripto konusunda danışmanlık yapması yasaklanmıştır. Bütün bunlar onu bunalıma sokar ve 1954 yılında hayatına son verir.
DEVAMI
19 Eyl 2011
Zafer Kurdakul
Tüm sistemler madde, enerji ve bilginin işlenmesine dayalı olarak varlıklarını sürdürürler. Bu durum tek hücreliden, devlet yapısına kadar aynıdır. Bulundukları çevreden gerekli (ham)maddeleri alırlar, enerji kullanarak bunları yararlı yeni maddeler (ürünler, hizmetler) haline getirirler. Bunu yaparken de bilgiyi kullanırlar. Girdilerin sürekli olarak çıktılara dönüştürüldüğü süreç; toplanan, yorumlanan ve işlenen bilgilerin kontrolünde yapılır. Kontrol işleminin iki bölümü vardır. Birincisi, mevcut durum ile amaçlanan durum farkının ölçülmesi. İkincisi ise, işlem emirlerinin verildiği ve sonuçların algılandığı, iki yönlü iletişim.
Endüstri devrimi madde, malzeme ve enerji konularında çok geniş ve derin gelişmeleri sağlamıştı. Açılan bu yoldan görülmemiş yenilikler, icatlar gelmiş, üretim ve dağıtım sistemlerinin yaygınlaştırılmasıyla yeni pazarlara girilmiştir. Daha önce tüm işlemlerin bir bütün halinde ve gözlerinin önünde gerçekleşmesine alışmış olan iş sahipleri, bu yeni durumda şirketlerini yönetebilmek için farklı yer ve nitelikteki kaynaklardan bilgi toplamak zorunda kaldılar. Ancak zamanında kararlar alabilmek için gerekli ve doğru bilgilere vakit kaybetmeden erişmek kolay değildi, bunu sağlayacak düzenler yoktu. Ölçüm ve iletişim imkanları yetersizdi ve bu da işlerin büyümesini engelliyordu. Üretici ve dağıtıcılar riskleri, kısıtları, fırsatları göremiyor, değerlendiremiyordu.
DEVAMI
05 Eyl 2011
Zafer Kurdakul
Nektar toplamaya çıkan bal arıları saatte ortalama 25 kilometre hız yapar, kanatlarını saniyede 230 defa çırpar, ortalama 3 kilometrelik bir yarıçapta uçar ve bazı durumlarda yuvadan 12 kilometre uzağa kadar gidebilirler.
Gelişmiş ülke standartlarında arılar, günde 20-22 kilograma kadar nektar toplayarak bundan yılda 100-120 kilograma kadar bal üretebilirler. Türkiye’de ise verim çok az. Koloni başına 15 kilogram bal alınıyor.
Bal yapımı ayrı bir beceri. Arılar bal üretimi sırasında kanatlarını çok hızlı çırparlar ve fazla suyun buhar olup uçmasını ve nektarın %80 oranında şekerleşerek bal haline gelmesini sağlarlar. Bir kilo bal için 150 kilometre uçmaları ve dört milyon çiçeği ziyaret etmeleri gerekir. İşçi arıların yaz mevsiminde ortalama 6 hafta yaşam süreleri olduğu düşünülürse, bir çay kaşığı bal ancak bir düzine işçi arının yaşam süresinde üretilebiliyor.
DEVAMI